İhtiyarlık ve Ölüme Çareler
İhtiyarlık ve Ölüme Çareler
İnsanoğlu, dünyaya geldiği günden beri ihtiyarlık ve ölüme çare aramıştır. Hayat iksiri, âbı hayat gibi sözler bu aramanın bir sonucudur. Gerçekten de içilecek özel bir iksir ve su sayesinde ihtiyarlığın çilelerinden ve ölümün dehşetinden ebediyen uzak kalmayı, yirmi yaşındaki bir delikanlının dinçliği ile sonsuz bir hayat sürmeyi kim istemez?
İnsanoğlu bugün için ihtiyarlığı yok edememiştir, ölümü kaldıramamıştır fakat bu uğurda bir hayli mesafe almış olduğu görülmektedir. Bundan iki, üç asır önce 30 – 40 yıl civarında olan ortalama ömrün bugün 60 – 70 yıla yükselmiş olduğunu söylemek oldukça ümit vericidir. Bu sonuca, hastalıkların birçoğunun çaresi bulunmak ve sağlık kurallarına daha çok uymak sayesinde ulaşılmıştır.
Fakat en büyük hastalık olan ihtiyarlık hastalığına ve ölüme çareler bulma konusunda henüz tam ve kesin bir sonuca ulaşılmamıştır. Yalnız Amerika’da 1500 uzman sırf ihtiyarlık ve ölüm konularında araştırmalar yapmaktadır.
Biyoloji bilimi bakımından, insan, dünyaya geldiği andan itibaren ihtiyarlamaya başlar. Fakat hakiki anlamda ihtiyarlama 30 yaşından itibaren başlar. Zira bu yaşta, beyin hücrelerinden günde 100.000 (yüz bin) adedi ölmeye başlar. Bunun bir sonucu olarak da, beyin, gittikçe küçülerek ortalama 1200 gram ağırlıktan ortalama 800 gram ağırlığa düşer. Adale ağırlığı da % 30 oranında azalır. Buna paralel olarak kalbin faaliyeti de azalır ve gençlik çağında pompaladığı kanın yarısını ancak pompalayabilir. Keza, sinir lifleri dörtte bir oranında azalır. Kalanlar ise % 15 oranında bir hız düşmesiyle çalışır. Kandaki pislikleri temizlemekle görevli olan nefronlar en düşük seviyelerine düşer. Hatta dilimizdeki tat alma guddeleri de üçte bir oranında azalır.
Şimdi şu soru akla gelmektedir: 30 yaşına gelene kadar mükemmel işleyen bir vücut makinesinde bu yaştan sonra başlayan bu değişikliklerin sebebi nedir? Bu sebep bulunup da ortadan kaldırılamaz mı?
Yaşlanmaya başlamanın nedenleri konusunda birçok kuramlar ortaya atılmıştır. Fakat bunların bugün en çok üzerinde durulanı hücre ölmesi kuramıdır. Bu kurama göre, vücudu meydana getiren trilyonlarca hücrelerin ölmeye başlaması ihtiyarlığa doğru ilk adımdır. Bütün hücreler ölünce vücut da ölür. Hücre ölmesinin en çok etkilediği uzuvlar kalp ile adalelerdir. Zira diğer vücut organları, ölen hücrelerin yerine hemen yenilerini meydana getirdikleri halde kalp ve adale dokuları, ölen hücrelerinin yerine yenilerini koyamazlar. İnsanların çoğunun kalpten ölmelerinin bir nedeni de budur.
Ancak, bu noktada başka bir soru ortaya çıkmaktadır. Bu hücreler acaba neden ölüyorlar?
Bunun nedeni kesin olarak henüz bilinmemektedir. Bu konuda da bazı teoriler ortaya atılmıştır. Bunlar için de bugün en çok tutulanı, Finlandiyalı Doktor Bjorkaten’in kuramıdır. Buna göre, proteine benzeyen başıboş moleküller ya da molekül parçaları, hücre çekirdeklerine girerek oradaki uzun zincirli moleküllere yapışırlar ve onları çalışamaz hale getirirler. Bunun sonucu olarak da hücre ölür.
Doktorlar bilim adamları bu halin önlenmesi için hummalı çalışmalar yapmaktadırlar. Bu arada bazı bilim adamları da buluşlarını ve denemelerini, zaman zaman açıklamaktadırlar.
Amerika’nın Cornell Üniversitesi profesörlerinden Dr. Mocay, az yemenin ihtiyarlığı geciktirdiğini, fareler üzerinde yaptığı denemelerle ortaya koymuştur. Doktor, aynı yaştaki iki grup fareden birincisini en iyi gıdalarla bol bol beslemiş, ikincisini ise kuvvetsiz gıdalarla beslemiştir. Daha doğrusu, doktor bu ikinci grup fareleri yarı aç yaşatmıştır. Ve sonunda, yarı aç yaşamış farelerin % 20 oranında daha çok yaşadıklarını gözlemlemiştir. Denemeyi başka bilim adamları da yaparak aynı sonuca ulaşmışlardır. Bu bilim adamları, bu denemelerin insanlar üzerinde de aynı sonucu vereceği kanısındadırlar.
İngiliz fizyoloji bilim adamlarından Sir Vincent Wigglesworth’e göre, gençliği sağlayan şey bir hormondur. Bilim adamı, kelebekler gibi istihale geçiren hayvanlar üzerinde yaptığı denemelerde bu sonuca varmıştır. Örneğin, larva halindeki kelebekte bulunan bir gudde bir hormon çıkarmaktadır. Bu gudde, hayvanın larva halinde kalmasını sağlamaktadır. Bilim adamı, bir larvadan aldığı hormon guddesini kelebek haline dönmek üzere olan yaşlı bir kelebeğe aşılamış, bunun bir sonucu olarak da yaşlı kelebeğin hem larva halinde kaldığını, hem de gittikçe büyüyerek larva azmanı haline geldiğini gözlemlemiştir. Bilim adamı ve onun gibi düşünen diğer bilim adamları, insanlarda da büyük bir hormonun bulunduğunu ileri sürmektedirler.
Amerika’daki Battelle Memorial İnstitute’un bilim adamlarından Dr. Dufee ile Dr. Koontz, İyon adı verilen negatif elektrik yüklü hava moleküllerinin, gençleştirici bir etkisi olduğunu, yine fareler üzerinde yaptıkları denemelerle anlamışlardır. Gerçekten de, İyonlu havada uzun süre tutulmuş yaşlı fareler, normal havada tutulan genç farelere nazaran daha büyük bir çabukluk göstermişlerdir.
Yine Amerika’nın Nebraska Üniversitesi Tıp Fakültesi profesörlerinden Dr. Harman bazı gıda maddelerinin uzun süre bozulmamasını sağlayan BHT adlı ilacın insanlara verilmesinin, gençleştirici bir etki yapacağını ileri sürmüştür. Dr. Harman, gıdalarına BHT karıştırılmış hayvanların, diğerlerinden % 50 oranında daha çok yaşadıklarını tespit etmiştir.
İnsanı genç halde yaşatma uğrunda yapılan çalışmalardan bir başkası da yaşayanları çok düşük derecelerde dondurarak ilerde uyandırma denemeleridir. Bugün birçok Amerikan şirketi, bedeli karşılığı, insanları dondurmakta, özellikle bazı kanser hastalıklarına çare bulunacağı güne kadar donmuş halde yaşatmaktadırlar. Bu konuda bir örnek vermek mümkündür.
Dr. Bedford isimli bir psikoloji profesörü 73 yaşında kanserden ölünce, vasiyeti üzere, damarlarına, derhal Heparin dene kan pıhtılaşmasını önleyici madde şırınga edilmiştir. Bu arada bir kalp ve ciğer makinesi durmadan beyne kan vermiştir. Ölünün cesedi bir yandan da buza konarak + 8 santigrat derecede ısıya düşürülmüştür. Ondan sonra damarlardaki bütün kan boşaltılmış, yerine DMSO adlı ilaç şırınga edilmiştir. Bu ilaç vücut hücrelerinin soğuktan çatlayıp ölmemeleri için verilmiştir. Bundan sonra ceset sıfırın altında 79 santigrat derece ısıya kadar kuru buza konmuştur. Ve sonunda, sıfırın altına 190 santigrat derecedeki sıvı azotta taş gibi saklanmak üzere Arizona’daki saklama deposuna gönderilmiştir.
Dr. Bedford, bazı kanser hastalıklarına çare bulunduğu zaman uyandırılacaktır.
Gençliği uzatmada başka bir tedbir olmak üzere insanları kış uykusuna yatırma olanağı üzerinde durulmaktadır. Kış uykusu esnasında vücut faaliyetleri en düşük seviyeye indiği için ihtiyarlamak da bahis konusu olmamaktadır. Hatta geleceğin astronotlarını böyle kış uykusuna benzer bir uykuya yatırarak diğer gezegenlere gönderme projeleri üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Kış uykusuna yatırılmış astronotlar belki kırk elli yıl sürecek yolculukları esnasında hep uyuyacakları için hangi yaşta iseler o yaşta kalacaklar, bu uzun yolculukta fazla bir gıdaya ihtiyaç duymayacaklar ve can sıkıntısına kapılmayacaktır.
Benzer Yazılar
